31 Ocak 2009

İnönü İni ve Frig Vadisi

Kuzey-Batı İç Anadolu bölgesinde dolaşıp duruyoruz. Nallıhan'dan Eskişehir, sonra Göynük Sünnet Gölü..Şimdi de klasik Adapazarı-Eskişehir yolu. Uzun zamandır bu klasik yolu kullanmamıştık. Son Kastamonu, Pınarbaşı gezimizde de Nallıhan tarafından Eskişehir'e gitmiş ve bu yoldaki gelişmelerden haberdar olamamıştık. Adapazarından Bilecik istikametine ilerledikçe gelişen, değişen ve doğaya kıyım yapılarak açılan yolu izledik. Yol güzel ama sanki çalışma şekli çok canice.. Onlarca belkide yüzlerce iş makinası, kamyon dağları yok ediyor, derelerin önünü kesiyor, az da olsa yeşil olan yol güzergahını gri taşa çeviriyor. Dediğim gibi yol güzel ama davranış çok vahşice geldi. Yüzlerce karayolu işçisi, umursamaz ve büyük hızla ve gürültüyle çalışan iş makinaları manzarasını yaklaşık 100 KM süren yol boyunca görünce içim daraldı.

Bu daralmışlıkla Eskişehir'de eve ilk adım attıktan sonra "Biblo ile biz gidiyoruz" oldu. Sonra İnönü Türk Hava Kurumu eğitim alanına doğru gittik. Bir umut birileri varsa planör ve mikrolight için bilgi alırız diye düşünmüştüm. Ancak eğitim pistine geldiğimizde sadece güvenlik görevlisi karşıladı. O da her şeyden habersiz. "Ankara'ya soracan" diyip durdu.

Eğitim alanına gelirken, caddenin sonunda dağ ve dağdaki kocaman oyuk ilgimi çekti. Nasıl gidilebileceğini, ne ad verildiği, nedir gibi sorularıma cevap bulduktan sonra aracımızı park edip, yola koyulduk. Yöre halkı "İnönü İni" diyor. Kurtuluş savaşında araç, gereç depolamak ve barınmak için kullanılmış. Hatta ine çıkıştaki taş oyuklarda ateş yakıp, Mehmetçiğe yemek yapıldığı söyleniyor. Kurtuluş savaşı öncesi veya bu doğal güzellik için başka bilgi alamıyoruz.

İnönü İni'nin ne kadar içeri gittiğini sorduğumda zamanında çoçukken 100-150 metre ileri doğru gidebildiklerini anlatıyorlar. Sonrasını ise korkup geri dönmüşler. Ne kadar doğrudur bilinmez. Bende taze mağaracı ve ASPEG'li olarak bilgi almaya çalışıyorum.



Mağara'nın içi oldukça geniş. Biblo bir ara koşturup oyun bile oynadı.

Sonra yukarı tarafa tırmandık. Dik bir yamacın eteğinde olan bu bölge, yerlerin yarı ıslak olmasıyla bizi tedirgin etti. Biblo hemen bulunduğu yerin aşağısı dimdik aşağı doğru iniyor. Bu yüzden Biblo'yu uyararak geri çağırıyorum.

Sonrasında ise termal bölgesi olan Kütahya yoluna doğru gidiyoruz. Daha termallar varmadan Frig Mağarası levhasını görünce köyün içine dalıyoruz. Aracımızı park ettikten sonra karşılaştığımız Sofça Köyü sakinleri ile konuşuyor ve bölge hakkında bilgi alıyorum. Porsuk barajı kıyısında bulunan köy, barajdan önce daha ilerideymiş. Hatta okul ve halen minare eski yerlerinde duruyor. Gittiğimde su geri çekilmiş haldeydi ancak normal su seviyesinin minarenin bulunduğu yere kadar geldiği söyleniyor. Şu andaki ve normal ile kıyaslandığında en az 600-700 metre su çekilmiş durumda.

Baraj'dan iyi balık çıktığını söylüyorlar. Benim boyumda balık avladıklarını, bununda öyle aman aman bir şey olmadığını da belirtiyorlar. Frig Mağara'larından konuyu açtığımda önce temkinli yaklaşıyorlar. Sonradan anlıyorum ki defineci olduğumdan çekinmişler. Barajın bulunduğu vadinin adı Frig Vadisiymiş. Mağaralara erişim ise şu anda en kısa motorlu kayıklarla yapılıyormuş. Önce gidelim istiyorum ancak yalnız oluşum, saatin akşam üstüne yakın olması bu fikrimden vazgeçmemi sağlıyor. Dediklerine göre mağara içinde freskler ve eski yazılar varmış. Bunlardan sonra oldukça meraklanıyorum.




Mağaralara gidemiyoruz ama baraj gölünün kıyısında Biblo ile uzun bir yürüyüş yapıyoruz. Hemen ileri de bir orman görevlisine rastlıyoruz. Sonra bakıyorumki bir Avcı'nın silahına el koymuş, tutanak yazıyor. Tek başına ormancı, muhtemelen yasak kuş avlayan avcıyı tutmuş, tutanak yazıyor. Kaç ilçeden sorumlu olduğunu soruyorum, "17" yanıtını veriyor. Ormanlarımızı emanet ettiğimiz Orman memurlarının maalesef bölgeleri öyle genişki, buraları kontrol altına almaları çok zor. Yardımcı olacağımız bir şey var mı diye sorduktan sonra yanından ayrılıyoruz.


Sofça Köyü ve Porsuk barajından ayrıldıktan sonra Kütahya'ya kadar gidiyoruz. Bu kadar gelip Kütahya'dan porselen almadan gitmek olmaz diyip, bir kaç parça Kütahya Porselen alıp Eskişehir'e geri dönüyoruz. Eskişehir civarı keşif gezimiz oldukça verimli geçti. Frig mağaraları kesin ziyaret edilmesi gerekir diyerek, gezi listemize ekliyoruz.

11 Ocak 2009

Sünnet Göl'ünde Kış

Bazı yerler vardır ki haritada uzak gelir. Ana yollardan uzakta olduğu için oradan hiç bir yere gitmeyi düşünmeyiz. Hedefe ulaşmak için hep ana yolu takip eder, diğer alternatifleri denemezi bu yüzden de güzellikleri kaçırırız. Hep acelemiz vardır, hep yol düzgün olsun, hep hızlı varalım isteriz. Ama diğer yolda pek çok güzellikde bu amaçlarla birlikte kaçıp gider.

İstanbul'dan Ankara' ya karayolu olarak kaç şekilde gidilebilir? Ben kolaylıkla altı yol sayabiliyorum. Bunlardan biride Akyazı üzerinden olanı. Hani olurda İstanbul-Ankara otoyolunu kullanmak yerine hiç olmayan zamandan feda edilirse bu güzel yolu almak gerek. Tabi sadece yolu değil, yolun çevresinde bulunan Sülüklügöl, Çiğdem Yaylası, Dokurcun, Sünnet gölü gibi tabiat harikalarını görmek gerekir. Pek sıklıkla kullanılmayan bu yol üzerinde yol üstü restaurantlarda umulmadık güzellikte yemeklerin yanında hikayeleri olan insanlar, sohbetlerini ve dostluklarını da paylaşırlar.

İstanbul yönünden gelirlen TEM veya E5'den Akyazı istikametine sapmanız yeterli. Sonra doğrudan yolu takip ederseniz Köroğlu dağlarının arkasına doğru seyahatiniz başlar. Bu bölgede bulunan Sünnet gölü ise özellikle kış ve ilkbahar ayında ziyaret edilmesi gereken bu yörenin güzel bölgelerinden. Akyazı-Nallıhan yolundan Göynük sapağından 16 KM sonra Sünnet gölüne varılıyor. Bu yolun 4 KM bölümü bu aylarda kar kaplı ve zeminde buzlanma var.


Gezi Künyemiz:
Tarih:
10.Ocak.2009
İstanbul-Sünnet Gölü: 254 KM
Süre: 3:15 Dakika
Rakım: 1053 metre

Göle ulşamak için alınan 4 KM'lik yol bu mevsimde buz altında. 4x4 araç veya zincirle girmekte fayda var. Suzuki'mizi 4x4'e alarak bu yolda zincirsiz gayet konforlu yol aldım.

Yolda akan dere ve çam ağaçlarını görünce duruyor bir kaç kare fotoğraf alıyoruz. Yol kısa olunca çabuk bitiyor ve Sünnet gölü çevresinde ki tek otel olan Sünnet Gölü Doğal Yaşam Otel'ine geliyoruz. Otel personelinin gülümser ve ilgili ama sıkmayan samimi davranışı hemen içimizi ısıtıyor. Otelimize yerleşiyoruz. Göl manzaralı iki odadan biri rezerve diğeri de küçük olunca dağ ve doğa manzaralı olanı tercih edip yerleşiyoruz. 10 sene önce burayı Milli Park'lardan kiralayan Mudurnu Tavuk'un kurucusu Uğur Türesin kiralıyor. Çevreyi düzenleyip, oteli işletmeye başlıyor. 2008 yılında 10 senelik kontrat bitince uyuşturucu mafyasına rağmen, biraz da şanşla tekrar kiralayabiliyor. İşletme büyük özenle bölgeye turist çekmeye devam ediyor.

Mudurnu Tavukçuluğu ilk ziyaretim 1998-1999 yıllarındaydı. Akyazı yolunla ilk tanışmam bu yolculukla olmuştu. Sonrada Nallıhan üzerinden Eskişehir'e geçmiştim. Mudurnu Tavukçuluğun o yıllardaki modern tesisi hakkında bilgi alırken şaşkınlığımı gizleyememiştim. Tesis öyle otomotize olmuş ve temizdi ki inanmak zor geliyordu. Uğur Türesin adını da ilk o zamanlar duymuştum. Bu gezimizde de tesadüfen otelde Uğur Türesin ile tanışabildik. Tabi yine Biblo sayesinde.

Otele vardığımızda öyle yol yorgunluğu falan çekmiyoruz. Çünkü İstanbul'dan buraya olan mesafe sadece 3 saat. TEM'den sonra yol çok düzgün ve keyifli olduğu için nasıl geldiğimizi bile anlamadık. İlk işimiz odamıza eşyalarımızı yerleştirmek. İşte odamızın dağ manzarası;Eşyalarımız bırakıp, hemen kendimizi dışarı atıyoruz. Biblo ortamı seviyor, hatta o kadar neşeliki dışarı çıkmak için baskı yapıyor. Biblo ile yürüyüş başlıyor.
Göl tamamen donmuş durumda. Göl'ün üzerinde ayak izlerini görüyoruz ama bugün havanın ısınmasını göz önünde bulundurarak bu riske girmiyoruz.
Nuray benim monopod'u baton yapmış yürüyor. Hem çevreyi gözlemliyor hemde tempo tutarak yürüyor.

Yaptığımız yürüyüş yaklaşık 3 KM. Kar etrafı öyle tertemiz yapıyorki. Güneş tepede bir yanda ısıtırken, bir yanda kardan yansıyan ışık her tarafı ışıl ışıl yapıyor. Doğa bu haldeyken başka güzel. Başka hiç bir zaman bu kadar sessizlik olamıyor. Karla örtülen doğada herkes ve herşey uykuda. Ne yaprakların hışırtısını, ne de böceklerin,kuşların sesi var etrafda. Sadece ayak seslerimiz. O da durunca yok.. Yürüyüşümüz gölün bitimindeki eve kadar yapıyoruz. Karnımız acıkınca ve gölgeler uzamaya başlayınca yavaş yavaş dönüyoruz.


Dönüş yolunda buzlu Sünnet gölü kıyısındaki otelimiz. Sünnet gölü'nün adını nereden geldiğini soruyoruz otel personeline. Bu yöreden olan otel personeli anlatıyor hikayeyi. Çoban sürüsünü otlatmak için köyünden ayrılıp gölün kıyısından geçip gider. Çoban sürüsünü otlatırken gölün sularını boşalttığı derenin başı, gölün sonu olan vadi bölümüne heyelan olur ve gölün bitimi kapanır. Çoban geri köye giderken gölün vadi sonundaki bölgesine heyelan düştüğünü görünce "Göl Sünnet olmuş" der. O gün bugünde Sünnet gölü olarak anılmış. Göl'ün hemen ilerisinde Sünnet Köy'ü de buradan adını almış.
Akşam üstü olmaya başlayınca yemlenmeye çıkan geyikleri görebilirim diye göl kıyısına iniyorum. Göl'ün kıyı güneşin iyice gözden kaybolması ile soğuk oluyor. Soğunla birlikte sessizlik ve her şeyi bembeyaz yapan kar ruhumu öyle dinlendiryorki oradan ayrılmak istemiyorum. Bir yandan da hazır Biblo yokken otelin köpeklerini sevebiliyorum. Köpeklerin tamamı karı çok seviyor. Hatta otel personeli köpeklerin kışın çok daha mutlu olduklarını söylüyor. Bana kalırsa her yönden çok şanşlılar. Kışı seviyorlar, otel personeli sürekli besliyor, yazın ise 1053 metre yükseklikte hiçte fena olmayan serin bir ortamda yaşıyorlar.

Akşamleyin yapılan enfes güzel yemek sonunda sabahın erken saatlerinde Biblo'nun "Hemen Kalk" yalaması ile uyanıyorum. Saat tabi ki 07:15.. Biblo'nun kolunda saat olsa bu kadar dakik olamaz. Ama Biblo'nun saati geziyorsak veya geziye çıkacaksak 07:15...

Kahvaltı yapmadan bir gün önce gidemediğimiz gölün diğer yakasında yürüyüşe başlıyoruz. Otelin köpekleri de peşimizden bizi takip ediyorlar. Zaman zaman Biblo ile aralarını açmak için müdahale ediyorum. Tahta Köprüye kadar olan yürüyüşümüz sona eriyor ve geri dönüp kahvaltımızı yapıyoruz. Enerjimizi depoladıktan sonra yarım ada şeklinde gölü içine giren tepeye tırmanıp, 4.5 KM uzunlukta olan göl'ün çevresini döneceğiz.

Otelin Baba-oğul avcı köpekleri eşliğinde yürüyüşümüz başlıyor. Henüz ayak basılmamış yola doğru giderken köprüden geçiyoruz. Bir yandan yavaş yavaş yağan kar ortamı daha yumuşatıyor ve güzelleştiriyor.

Tepeye tırmanış umduğumdan kolay oluyor. Geceleyin olan don kar tabakasını sertleştirince her ayak basışımla doğal bir kar merdiveni oluşturuyorum. Dik yamacı tırmanırken bu işimizi kolaylaştırıyor.

Sonrasında ilk ayak izi oluşturacağımız yola sapıyoruz.


Tepeyi çıkıp, gölün çevresinde 4.5 KM yürüyünce oldukça sıcaklıyoruz. Bugün Pazar ve İstanbul'a dönmek zor geliyor. Ancak saat 14:00 civarında yola çıkıyoruz. Kar yağınca dönüş yolumuzu Göynük-Taraklı üzerinden yapamıyor ve yine geldiğimiz yol olan Akyazı yolunu tercih ediyoruz.

Öğlen yemeğini yolda yeriz diye çıkıyoruz ancak yağan kar yolda tutunca umduğumuzdan daha uzun sürüyor yolculuğumuz. Şerefi'ye kasabasına gelince "Hanım'ın Yeri" adındaki yol kenarındaki restaurantta duruyoruz. Hani önce çok ümitli değilim. Güzel olsun karnım doysun modunda giriyorum. Hemen bizi tek çoçuklu bir aile karşılıyor. Allah allah diyorum içimden, çünkü yöre halkına da benzemiyorlar. Sonra Kdz.Ereğli'den gelen Hamsi'den bize hamsi tava yapıyorlar.

Bu arada ailenin İzmir'den gelip buraya yerleştiğini, Ahmet Bey'in Trabzon'lu olduğunu ve buraya taşınmayı bizim gibi gezmeye geldiklerinde karar verdiklerini anlatıyorlar. Bize Ege'nin zeytinyağı, Karadeniz'in Hamsi'si ile hazırladıkları Hamsi Tava enfesti. Yediğim en iyi Hamsi tavalardandı. "Hanım'ın Yeri" restaurant o bölgede balık yemek için en iyi alternatif gibi görünüyor.

Sıcak çaylarımızı da yudumladıktan sonra yola koyularak İstanbul'a evimize geri döndük. İstanbul'a yaklaşık 240 KM uzaklıkta olan sünnet gölü'ne çok rahat bir şekilde 2.5-3 saatte erişmek mümkün. Günü birlik gezi yerine en azından bir akşam otelde kalmak geziyi çok farklılaştırıyor. Otel fiyatları ise oldukça uygun. Buranın keyfini çıkartmak için mutlaka bir akşam kalmak gerekiyor.. Otel hakkında detaylı bilgiye http://www.sunnetgolu.com/ adresinden erişilebiliniyor.

20 Aralık 2008

Küre Dağlarında Mağara Keşfi

Türkiye'nin hangi doğa güzelliğini saysam. Dağları, akarsuları, gölleri, denizleri, su altı? Hep unuttuğumuz önemli bir şey daha var aslında. Gözlerden uzakta, hemen göremeyeceğimiz yer altımız: Mağaralarımız. Genelde gezdiğim yerlerde ziyarete açılmış varsa mağaralar girerim, kaçırmam. Pek çoğunun yaz kış aynı sıcaklığı koruduğunu, sarkıtlarının milyonlarca yılda oluştuklarını biliyorum. Peki ülkemizde nerede ne kadar mağara var. Bildiklerimi saymaya kalkınca ancak iki elimdeki on parmağı doldurmadı.

Önce Speleoloji tanımı ile başlayayım: Speleoloji, yeraltı boşlukları diğer bir değişle mağaralarla ilgilinen bilim dalı. ASPEG (Anadolu Speleoloji Grubu) ise Türkiye'deki mağaraları keşfediyor, raporlandırıyor, çizimlerini yapıyor ve bu konuyla gerçekten ilgi duyanlara eğitimler veren bağımsız bir grup. ASPEG ile Kastamonu Pınarbaşı gezimizde karşılaştık. İşte ASPEG ile başlayan hikayemiz, sanırım devamda edecek.

İlk geldiğimiz gün masaya eğilmiş kocaman bir milimetrik kağıda çizim yapan birisini görünce hemen yanına gidip ne yaptığına baktım. Çizimi yapan Murat Eğrikavuk mağara çizimi yaptığını söyleyince ilgimizi çekti ama çizimi bölmemek için o an için rahatsız etmemek için sohbeti kestik. Sonra akşama doğru, kafalarında kaskları, çizmelerle, yüzü çamurlanmış bir grup madenci gibi görünen bir topluluk içeri girdi. Büyük bir heyecanla mağaralardan sohbet eden gruba ilk merhabayı her zaman ki gibi Biblo dedi.

ASPEG'in ne yaptığını öğrenince ilgimiz daha da çok arttı. Hem mağaraları geziyor ve yeni mağaralar keşfediyor ve bunlara ait ölçümler alarak mağara çizimlerini gerçekleştiriyorlar. Yapılan iş hem keyif verici hem de mağaracılığa ilgi gösteren pek çok kişi için kaynak oluşturuyor. İşin sonucu bilimsel bir çıktı. Grubun disiplinin ve çalışmalarını görünce çok ilgimizi çekti. Gündüz faaliyetlerinin yanısıra her akşam bir etkinlik yapıldı.

Mağaracılık hakkında video gösterisi:


Düğüm eğitimi alırken:

İlk gün Ilıca Şelalesi, Valla Kanyonu ve çevreyi gezdikten sonra 2.günde ASPEG grubu çalışmalarına katıldık. ASPEG'den Ali Yamaç, köylülerden aldıkları bir ihbar sonucunda bir mağaranın keşfi için bizi davet etti. Hem çevreyi gezecek hem de ASPEG'in çalışmalarını izleyecek ve keşife katkıda bulunabilecektik. Sabah kahvaltısından sonra sırt çantamızı, GPS'imizi alıp başta Biblo olmak üzere Ali Yamaç, Emine, Barbaros, Gülşen, Nuray ve ben yürüyüşe geçtik.

Tepeye doğru tırmandıkça kar altındaki dik yamaçlar zaman zaman zorluyor.

4x4 Biblo için tırmanış zor değil ama zaman zaman çok yoruldu.


Keşif keyifli geçti. 1202 metreye tırmandıktan sonra mağarayı bulamayınca Gülşen, ben ve Biblo ayrılarak tepenin bir yamacından, Ali Yamaç, Emine, Nuray geldiğimiz yoldan, Barbaros ise diğer yamaçtan inmeye karar verdik. Biblo'yla sıkı bir bitki örtüsü olan yalancı makiler ve kayalar arasında yürüyüş zor oldu. Sonra telsizden Başkan Emine'nin aramanın sonlandığı mesajı gelince geldiğimiz yola çıkarak aşağı inişe geçtik.


4.1 KM'lik tırmanış ve iniş sonunda mağarayı bulamayarak Paşa Konağına geri döndük.


2.Gün - Mağara Yüzey Araştırması
Grup üyelerinin aldığı yeni bir ihbara göre Horma Kanyonu civarında mağaralar olduğunu öğrenildi. Ali Yamaç yürüyüş performansımızı görünce bu keşfe de bizi davet etti. Artık yarı ASPEG'li olmuştuk. Bu gezideki görevimiz keşfedilen mağaraların GPS ile koordinatlarını almaktı. Kahvaltı sonrasında Köylü İsmail Sivri rehberliğinde yola koyulduk. Bu keşifde bölgeyi iyi tanıyan İsmail Sivri gördüğü mağaraları bize gösterecek. Bu sefer ekibimiz Biblo, Ali Yamaç, Barbaros, Nuray ve benden oluşuyor.


Rehberimiz İsmail Sivri ilk bildiği mağarayı bize gösteriyor. Ancak bu mağara devam etmeyen derinliği olmayan bir mağara. Yine de noktanın kaydını alıyoruz.

Sonrasında biz de aracımızı bırakıp yola traktörle devam ediyoruz. Biblo, ben, Ali Yamaç ve Barbaros traktörün bagajındayız.
Tepe tırmanışın yarısında Horma kanyonunu üstten seyrediyoruz. Hemen ayaklarımızın altındaki yükseklik tahmini 200-300 metre kadar var. Bundan sonraki yürüyüşümüz biraz daha adrenalini yüksek. Bazı yerlerde elimizde batonlarla destek alarak tırmanışa devam ediyoruz. Bir dikkatsizlik kötü kazalara sebep verebilecek nitelikte. Bu yüzden oldukça dikkatle ilerliyoruz.


Sonunda Horma Kanyonu yamacından yukarı çıkarken bir tane mağara buluyoruz. Çok kısa giden bir mağara. Mağaranın girişi;İlk mağara deneyimim,

Mağara'nın içinden bir kare daha :
Sonrasında tekrar yürüyüşe geçiyoruz. Tepeye varmak üzereyken rehberimiz bir mağara daha gösteriyor. Hemen keşifler başlıyor:Yalnız yarasa uyuyor. Ancak Barbaros stresten ölebileceğini söyleyince fotoğraf çekmeyi bırakıp, onu yalnız bırakıyoruz. Burada bir süre dinlenip, karnımızı doyurduktan sonra tırmanışa devam ediyoruz.
Orman ağırlıklı kayın, palamut ve gürgen ağaçlarından oluşuyor. Bakir olan ormanlarda rehberimiz zaman zaman Karaca'ların ve domuzların yattığı yerleri ve izlerini gösteriyor. Tepeye vardığımızda Horma kanyonunun yine tepeden bakıyoruz.

Orman içinde ilerlerken Biblo arkamızı kolluyor.


Horma Kanyonun başlangıç noktasına tepeden bakıyoruz:
Tepeye vardıktan sonra Ali Yamaç ve Barbaros'dan ayrılıyoruz. Ondan tepenin sırtında kendi araçlarına doğru gidecekler, bizde aracı bıraktığımız yere gideceğiz. Dik bir inişten sonra aracımızın yanına varıyoruz ve İsmail Sivri'yi bıraktıktan sonra hep beraber Paşa Konağına dönüyoruz.

Yapılan iş keyifli, yorucu ancak öz verili de bir çalışma aynı zamanda. Türkiye'de az bilinen mağaraların keşiflerini yapmak öyle kolay değil. Yerlerini bulmak, onlara ulaşmak, ölçümlerini yapmak belki de bulunan bir mağara da günlerce çalışmak, başarıya ulaşıncaya kadar pek çok kez gidip gelmek anlamına geliyor. Sonuçta herkesin yararlanabileceği bilimsel sonuçlar ortaya çıkıyor.

19 Aralık 2008

Kanyon ve Su : Pınarbaşı, Kastamonu

Bundan 2 yıl önce doğu Karadeniz gezimize başlarken geçmiştik Kastamonu bölgesinden. 8 günlük kısa bir gezi zamanı olunca bu bölgede sadece Safrabbolu'da gezinmiş ve Bulak mağarasını gezerek doğrudan İnebolu'ay geçmiştik. O gün bu gündür sürekli aklımdadır bu bölge. Bayram'da aile ziyaretleri sonrasındaki tatil fırsat bilip bu bölgeye geldik. Şimdi ilk demiri attık ve daha çok demir atacağız sanırım.

9 Aralık 2008'de gittiğimiz Pınarbaşında kar bize süpriz yaparak yolda karşıladı. Bu karşılamaya sevinmedim dersem yalan olur. Hem yolu keyifli kıldı, hemde o keskin soğuğu bir nebze olsun azalttı.

Küre dağları milli parkını Bartın ile ile birlikte barındıran Kastamonu, aslında il merkezi değil daha çok çevre ilçeleri ile ilgi çekiyor. Bu bölgede gezilip görülecek çok yer var. Pınarbaşı ilçesi ise en başında geliyor. İlçe'nin Valla kanyonu, Ilıca Şelalesi, Horma Kanyonu, Ilgarini Mağarası ile bilinmektedir.

Doğa güzelliklerinin yanısıra bölge folklorik kültürde yaşatılmaya devam etmektedir. Genç kızından yaşlı ninesine kadar halen günlük olarak folklorik giysileri giymektedir. İlk gördüğümde bayram dolayısıyla bu şekilde giyindiklerini sanmıştım. Sonra herkesin üstünde aynı giysileri görünce bu giysileri günlük olarak giydiklerini öğrendim. Bunu ilk anda inanmak zor oluyor ama bayramdan sonra köy evinde günlük yaşantısı içinde de hanımları bu kıyafetleri ile görünce inanıyorsunuz.




Pınarbaşı doğal güzelliklerine ek olarak Küre Dağları Milli Parkının hemen yanıbaşındadır. 80.000 hektarlık tampon bölgesi ile 37.000 hektarlık alana sahip milli park doğal yaşımı ve ormanı koruma altındadır. Bu bölgede mevsim ve gözlem saatine göre kolaylıkla ayı, karaca, geyik ve domuz görebilmek mümkün. Orman ağırlıklı göknar ve kayın ağaçlarından oluşmakta. Diğer bir yandan da yalancı maki ile bol bol karşılaşıyorsunuz. Yalancı maki diye adlandırılan bitki örtüsü tepelerde gezinmeyi son derece zorlaştırıyor. Ancak kayın ve göknar ormanları arasında gezinmek ise oldukça keyifli.

Pınarbaşında biz konaklama için Paşa Konağını tercih ettik. Paşa konağı 200 yıllık olduğu söylenen bir konak. Ama buralarda paşa ne arasın dedik ve hikayesini öğrendik. Kalabalık bir aile olan köyün ağasının konağıymış. Ağa'nın hanımı beyine "Paşam" diye eslenince o zamanlardan "Paşa'nın konağı" olarak kalmış. Şimdilerde ise konaklama tesisi olarak hizmet veren konakta pek çok şey bozulmadan bugünümüze kadar gelmiş. Konağı WWF Türkiye Doğal Hayatı Koruma derneği ve Garanti Bankaı katkılarıyla 2001 yılında restore edilmiş. Kısaca doğayı, köy ve folklorik yaşamı sevenler için enfes bir konaklama yeri. Detaylı bilgiye http://www.pinarbasim.com/ adresinden erişebilirsiniz.



Büyük kütüklerden yapılan bu evlerin alt katları günlük kullanımda ahır olarak kullanılırmış. Üst katlar ise konaklama. Ahırdan koku gelmesini önlemek amacıyla kütüklerle kaplı zeminde, kütükler arası toprakla kaplanmış durumda. Evlerde bir tane çivi kullanılmadan kütüklerin birbirine geçmesi ile monte edilmişler. Ancak gün gün bu evler bakımsızlıktan harabereye dönmekte veya yerlerine betonerme ev yapıldığından yok olmakta.

İlk gün karelediğim ahır:
Dönüş yolunda karelediğim başka bir ahır
Pınarbaşı adını ilçe sınırları içinde doğan ve Zara çayına katılan pınardan almakta. Oluk oluk dağın yamacından fışkıran pınarı hemen Paşakonağının yanında yer alıyor.


Gezimizin ilk ziyaret yeri Ilıca şelalesi oluyor. Yolu bu mevsimde oldukça çamurlu. Aslında böyle olması çevreyi kirletme olasılığı yüksek ve piknik veya yeme, içme amaçlı eşya taşımayı amaçlayan kişileri engelleyici olması sebebiyle yolun durumunu iyi buluyorum. Tabi bu yol Biblo ile çokda zorlayıcı değil.


Ilıca şelalesinin kendisi kadar çevresindeki yosun tutmuş ağaç dallarıda ilginç görüntüler veriyor. Hani hep masal ormanları çizimlerinde olan bol yeşilli ağaçlara benziyorlar. Masalımsı bir hava etrafımı kaplıyor. Ilıca şelalesi yaklaşık 10 metre yüksekten dökülen Zara çayı ile oluşmuş. Zara çayı ise Horma kanyonunu aşarak buraya geliyor. Şelalenin oluşturduğu havuza yazın mutlaka girmek lazım. Zaten doğal bir çakıldan kıyısı olan havuz.


Biblo Ilıca Şelalesinde dinlenirken
Ilıca şelalesinde suyun sesini dinleyip, dinlendikten sonra şelalenin yukarısında sonlanan Horma kanyonuna doğru gidiyoruz. Bu mevsimde buralarda yürümek için çamurda yürümeye uygun bot olmasında fayda var. Yürüyü yolunda yapılacak ufak bir hata ciddi yaralanmalar veya sonuçlara sebebiyet verebilir. Baton ve bot ile daha konforlu ve emniyetli yürüyüş yapmak daha mümkün. Ilıca şelalesine Ilıca köyünden 5-6 dakikada, şelaleden Horma kanyonu sonuna erişim ise 7-8 dakika civarında.

Horma kanyonu sonu ve şelalenin hemen üst tarafı
Ilıca köyünden geri dönerken Park Ilıca tesislerinde kurban bayramı geleneksel yemeğine denk geliyoruz. Tesis sahibi bizi hemen içeri buyur ediyor. Aç değiliz ama yapılan et yemeği ve pilavı yinede afiyetle yemeden duramıyoruz. İşte ilk yöresel kıyafetlerle burada karşılaşıyoruz. Burası da alternatif konaklama yapılacak yerlerden biri.

Ilıca Köy'ünün sıcak ilgisi ile çaylarımızı bitirdikten sonra Kokurdan yaylasına doğru çıkıyoruz. Yayla yolu son derece düzgün. Ilıca köyün'den ise yaklaşık 20 dakikalık mesafede. Yukarı doğru çıktıça etrafı kar kapmalaya başlıyor. Yaylaya varmadan hemen önce gördüğüm kızak ilgimi çekiyor. Acaba kullanan var mı?

Yayla kar altında. Biblo kısa bir yürüyüş sonrasında üşüyüp arabaya giriyor. Yayla'nın devamı Kanyona tepeden bakan bir noktaya çıkıyor ama biz devam etmeden geri dönüyoruz.

Yayla yolunda pek çok mahalle var. Bazı mahallelerde yoğun bir bayramlaşma ziyaretini görebilmek mümkün. Bu mahallelerden bazıları 10-15 civarında evden oluşuyor. Duman tüttüğünü görünce halen yaşayanlar olduğunu anlaşılıyor. Köylülerle sohbetlerimizde bazı evlerde yaşlı köylülerin, bazılarında ise köyde bulunan halkın ikinci ev olarak kullanıldığını söylüyorlar.

Sonrasında ise Valla kanyonuna doğru ilerliyoruz. Valla kanyonu dünyanın dördüncü, Türkiye'nin ise en büyük kanyonu. 12 KM uzunluğundaki kanyonun girişi Valla köyünden doğru. Öyle derin bir kanyonki yüksekliği bazı yerlerde 1200 metreyi buluyormuş. Kanyon'dan geçen çayın adı Devrekani. Bu derin ve dar kanyona giderken Valla köyü başka bir görsel şölen sunuyor. Valla köyünden manzaralar öyle güzelki. Baharda burada bir kaç günümüzü geçirebiliriz.

Valla Köyü'ünün yeşil otlakları. İlkbaharda görmek lazım.

Valla köyüne gelmeden Valla kanyonundan ilk kareleri alıyoruz.

Valla köyü'ne vardıktan sonra yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüş ile Valla Kanyonu seyir terasına varmak mümkün. Yol ise bu mevsimde ayrı bir güzel. Biblo yolu sevmiş olacak ki seke seke yürüyor.


Valla Kanyonu seyir terasında bir kare.

Pınarbaşı aslında küçük bir kasaba görünümünde ama İlçe statüsüne kavuşmuş. İlçe'nin merkezinde pek çok şey bulunabiliyor. Pek çok yerde olduğu gibi en lüks dükkan Turkcell bayisi. Hemen kavşakta bulunan restaurant'da ise yöresel yemekleri bulmak mümkün. Gerçi kurban bayramı olunca biz ancak buğday ve etsuyu ile yapılan Keşkek çorbasının tadına bakabildik.

Cumartesi günü geri dönüş yolculuğuna başladık. Yoldan aldığımız keyif bizi epey yavaşlatıyor. Yoldan manzaralar


Pınarbaşın'a giderken uğradığımız Safranbolu'ya dönerken de uğruyoruz. Hemen Hamam'ın yanında bulunan Kadıoğlu Şehzade Sofrası'nda yemeğimizi yiyoruz. Yörenin Kuyu Kebabı, bükmesi ve şehzade pilavı meşhur olduğunu öğrenip bunları deniyoruz. Bu arada Biblo araçta bizi alacağı ödül için bekliyor. Bunun sebebi araçta beklediği için her dönüşte mutlaka ödül veriyoruz.

Ispanaklı Bükme

Yemek sonrasında ise bir Türk Kahvesi keyfinin iyi olacağını düşünüyoruz. Yine Hamam'mın yanında bulunan İmren Şekerlemede sunumu hoşumuza giden kahvenin sonrasında lokumlarımızı alıp Safranbolu'dan ayrılıp evimize dönüyoruz. Paşa konağında oldukça ilgimizi çeken Aspeg grubu ile tanıştık. Aspeg Anadolu Speleoloji Grubu veya Mağaracılık Grubu'da diyebiliriz. Gruptaki herkeslede kanımız uyuşunca tabiki onlarında bize bu gezimizin biraz daha farklı ve güzel bir amacı oldu. Aspeg 'daki ekip çalışması ve mağara keşif sonuçlarının değerlendirilmesi, rapor edilmesi ve mağara çizimlerinin yapılması işin ne kadar ciddi yapıldığını da gösteriyordu. Aspeg aslında gönüllülerden oluşmuş bir grup. Hem geziyorlar, hem mağara keşiflerini gerçekleştiriyor hemde bu bulguları paylaşmak üzere çizim ve ölçümleri yapıyorlar. Bu sayede az fikir sahibi olduğumuz Türkiye'deki mağaraları keşfediyorlar. Atlas Dergisinin Aralık sayısında bu yaz buldukları Türkiye'nin 9.mağarasından söz ediliyordu. Aspeg grubu ile Pınarbaşında yaptıklarımızı başka bir başlık altında anlatacağım.