Pınarbaşı-Kastamonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pınarbaşı-Kastamonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2009

Küre Dağları'nın Mağaraları


Kış boyunca biriken dağlardaki Karlar erir, şelaleler çoşar, kimi ağaçlar tomurcuklanır, kimisi çiçeklenir, yaylalar yeşermeye başlar..Doğa'nın uyanmasıyla Biblo da bu aylarda kıpır kıpır olur, yerinde duramaz. Ancak 2009'un ilkbaharını biraz daha yavaş karşılamak zorunda kaldık. Çünkü Biblo'nun belini incittik. Biblo yürümekte zorlanırken bizim de hareketlerimiz kısıtlandı. Biblo'nun iyileşebilmesi için hareketsiz durması, merdiven inip, çıkmaması gerekiyordu. Bu yüzden pek çok yerde kucaklarda hatta sepetinde taşıyarak geçirmek zorunda kaldık. Ancak önceden planlanan Kastamonu Pınarbaşı gezimizi ertelemedik. Veterinerimiz Feridun Bey'in de izni ile Biblo ile Kastamonu'ya doğru yola çıktık.

Gezi Künyemiz:
Gezi Organizasyonu: ASPEG (Anadolu Speoloji Grubu)
İstanbul'a Uzaklık: 450 KM
Gezi Tarihi : 4-5-6 Nisan 2009
Konaklama Yeri: Paşa Konağı (www.pinarbasim.com) Tel: 0-366-771 33 75

Son olarak 2008 Aralık'ta gelmiş, burada ASPEG (Anadolu Speleoloji Grubu) ile tanışmıştık. Sonra mağaracılık adına yaptıkları hoşumuza gidip bizde ASPEG'li olmak istemiş ve Ali Yamaç'ın da gayretiyle gruba dahil olmuştuk. Tamamladığımız eğitimlerden sonra, mağaracı olarak ilk gezimizi yine Pınarbaşı'na yaptık. 4-6 Nisan tarihlerini kapsayan üç günlük bu gezimizde Küre Dağları Milli Parkı ve civarında yeni mağara keşifleri yaptık.

Yine tarihi Paşa Konağın'da konaklıyoruz. Erdoğan Avcı'nın sahibi olduğu Ahmet Abi'nin işlettiği Paşa Konağı'nda Cuma akşamı Ahmet Abi şömine ateşini yakmış bizi karşılıyor. Safranbolu'nun bükmesi ve kuyu kebabından sonra şömine karşısında Ahmet Abi'nin çayını yudumlayarak tüm yol yorgunluğumuzu atıyoruz.

Ertesi gün Biblo yürüyemediği için beraber konakta kalıyoruz. Grup ise mağara keşifleri için hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkıyor. İki gruba bölünen ekipten biri İntürbesi mağarasını bulmak için, diğeri ise köylü rehber eşliğinde yeni keşifler için kanyon civarına gidiyorlar. Onlar keşif yaparlarken ben Biblo ile zaman geçirirken zaman zaman çevredeki kuşları fotoğrafladım. Öğlene doğru ise Biblo ile güneş altında, derenin sesi ve kış cıvıltıları ile ruhumuzu dinlerdik.

Yeni aldığım 70-300 objektifim ile çektiğim kuş karelerinden bir tanesi :

Öğleden sonra ilk dönen grup Ali Yamaç'ın grubu. Ama elleri boş...Gidilen rotada mağara bulunamıyor. Murat'ın grubu ise mağaranın yerini bulmuş olarak dönüyorlar. İntürbesi mağarasının yerini uzun uğraşlar sonunda Nuray ile Engin bulmuş. Hatta ilk bölümün ölçümleri bile almışlar. Lakin iş bitmemiş..Yanlarında iniş malzemesi olmadığı için alt salona girememişler. Yarın tekrar gidilip 5-6 metreden inerek mağaraya devam edilecek. Ben olup bitenleri ise keyifle dinliyor aynı zamanda akşam yemekten sonra bilgisayara aktarılan fotoğraflardan izliyorum. Herkes kendinden bir şeyler ekliyor. Sohbet edilirken bir yandan da bilgiler tazeleniyor. Yarın ben de bu mağaraya girecek ve aşağı inerek mağaranın devamlılığına bakacağız. Bu arada heyecan dorukta, ilk defa turistik olmayan bir mağaraya mağaracı olarak giriş yapacağım.

Biblo'yu aslında konakda yalnız bırakma konusunda tereddüt içindeyim ama durumu değerlendirerek konakda odamızda bırakmaya karar veriyoruz. Bu sayede yerinde kıpırdamadan daha çok dinlenecek. Üstelik biz yokken Ahmet abi arada sırada göz kulak olup, sobayı odunla besleyip odanında sıcak durmasını da sağlayacak.

Burada mağaraların yerleri ve konumları hakkında bilgi vermiyorum. Çünkü pek çok defineci bu mağaraları bulurlarsa talan edecekler ve doğal güzelliklerini bozacaklar. Definecilerin bir şey bulabildiklerini sanmıyorum ama verdikleri zarar onarılamayacak boyutlara varabiliyor. Mağaracılık hakkında pek çok bilgiye ve keşfettiğimiz mağaralar ile ilgili bilgilere http://www.aspeg-tr.org/ sitesinden erişebiliniyor.

İntürbesinde kalan kısmı tamamlamak üzere 6 kişilik bir ekip olarak yola çıkıyoruz. Dik tırmanıştan sonra mağara girişinde tulumlarımızı giyerek ilk mağarama dalıyorum. Oldukça keyifli. Havası bile hoşuma gidiyor. Lumi ile sol taraftaki en aşağı kola dalıyoruz ama devam etmediğini görünce geri dönüyoruz. Bu arada Murat ve Arda aşağıya iniş için gerekli emniyetleri alarak merdiveni hazır hale getiriyorlar.

Mağara kostümü içinde benim ilk mağara fotoğrafım :

Arda ve Murat merdiveni döşerken bizde mağarada inceleme yapmaya çalışıyoruz. Yanımızda alkol tüpleri var. Eğer bulabilirsek bulduğmuz böcek türlerini tüplere koyuyoruz. Bu bilgiyi biyologlar için topluyoruz. Çünkü ilk defa bu şekilde incelenen bu mağaralarda yeni tür bulma olasılığı her zaman var. Ayrıca bunlar mağara yaşamı hakkında da bilgi veriyor.

Merdiven'den aşağı iniyoruz ama mağara umduğumuz gibi çok da devam etmiyor. İleri devam eden bir kol kısa bir süre sonlanıyor. Murat ve Lumi ölçümleri alarak mağara kayıtlarını oluşturuyorlar. Ölçüm dediğimiz uzun bir metre ve eğim ölçerli pusula ile yapılıyor. Durak noktaları belirlenerek alınan bu ölçümler dönüşte bilgisayara kayıtları yapılıp, çizimleri oluşturuluyor. Birazda görsel hafıza ile mağaranın şekli ortaya çıkıyor.

Emine eğim ölçerli pusula ile ölçüm yaparken :

Dönerken önümüzde köylü, elinde geyik boynuzları hızlı hızlı gidiyor. Sanırım elindeki boynuzlardan ötürü çekinmiş olacak ki, hızlı hızlı gidiyor. Sonra sesleniyor ve selam veriyoruz. Boynuzları orman da bulmuş. İlk önce ölen bir geyiğin boynuzları sanıyoruz ama sonra erkek geyiklerin her sene bu boynuzları döktüklerini ve her sene yeni bir kırılıkla boynuzu tekrar çıkardığını öğreniyoruz. Yani boynuz üzerindeki dallar geyiğin yaşını hesaplamamızı sağlıyor.

Genç mağaracı Tuna'ya boynuz yaparken:
Konağa geri döndüğümüzde Biblo'yu daha dinlenmiş olarak buluyorum. Nuray diğer grupla Atak mağarasından halen dönmemiş. Atak mağarası zorlu bir mağara. Amaç bir kolun devam edip etmediğini kontrol etmek. Bu kolun farklı bir noktada yüzeye çıkış yapılacağından şüphe ediliyor. Daralları bol bol bulunduğu, büyük bir zaman sürünerek geçirilen keyifli mağaralardan. Ekip akşam üstü geri dönüyor. Yorgunlar ama bir o kadar da keyifli. Şüphe edilen kol sonuç vermiş ama mağara da geçirdikleri 5 saat sonunda mağaraya doyuyorlar. Hepsinin tulumları baştan aşağı çamur içinde. İlk işleri ise derede tulumlarını temizlemek.


Pazartesi günü ise planımızda Buzluk mağarası var. Orman içinde 1 saatlik yürüyüşle eriştiğimiz Buzluk hepimizi büyülüyor. Mağara'nın doğalında olan sarkıt ve dikitlerin dışında, mevsimsel olarak oluşan buzul dikitlerin oluşturduğu manzara oldukça etkileyici. Grup'da bulunan Ender Usuloğlu tarafından ilk defa ölçülen ve isimlendirilen bu mağaranın bu halini ekipten ilk defa bu şekilde bizler görüyoruz.

Sami'nin çektiği karelerden seçmeler:

Bu etkileyici mağara gezimizden sonra hava kararmadan İstanbul'a doğru yola çıkıyoruz. Tabiki Safranbolu'nun yine o güzel yemeklerinin tadına baktıktan sonra...

19 Aralık 2008

Kanyon ve Su : Pınarbaşı, Kastamonu

Bundan 2 yıl önce doğu Karadeniz gezimize başlarken geçmiştik Kastamonu bölgesinden. 8 günlük kısa bir gezi zamanı olunca bu bölgede sadece Safrabbolu'da gezinmiş ve Bulak mağarasını gezerek doğrudan İnebolu'ay geçmiştik. O gün bu gündür sürekli aklımdadır bu bölge. Bayram'da aile ziyaretleri sonrasındaki tatil fırsat bilip bu bölgeye geldik. Şimdi ilk demiri attık ve daha çok demir atacağız sanırım.

9 Aralık 2008'de gittiğimiz Pınarbaşında kar bize süpriz yaparak yolda karşıladı. Bu karşılamaya sevinmedim dersem yalan olur. Hem yolu keyifli kıldı, hemde o keskin soğuğu bir nebze olsun azalttı.

Küre dağları milli parkını Bartın ile ile birlikte barındıran Kastamonu, aslında il merkezi değil daha çok çevre ilçeleri ile ilgi çekiyor. Bu bölgede gezilip görülecek çok yer var. Pınarbaşı ilçesi ise en başında geliyor. İlçe'nin Valla kanyonu, Ilıca Şelalesi, Horma Kanyonu, Ilgarini Mağarası ile bilinmektedir.

Doğa güzelliklerinin yanısıra bölge folklorik kültürde yaşatılmaya devam etmektedir. Genç kızından yaşlı ninesine kadar halen günlük olarak folklorik giysileri giymektedir. İlk gördüğümde bayram dolayısıyla bu şekilde giyindiklerini sanmıştım. Sonra herkesin üstünde aynı giysileri görünce bu giysileri günlük olarak giydiklerini öğrendim. Bunu ilk anda inanmak zor oluyor ama bayramdan sonra köy evinde günlük yaşantısı içinde de hanımları bu kıyafetleri ile görünce inanıyorsunuz.




Pınarbaşı doğal güzelliklerine ek olarak Küre Dağları Milli Parkının hemen yanıbaşındadır. 80.000 hektarlık tampon bölgesi ile 37.000 hektarlık alana sahip milli park doğal yaşımı ve ormanı koruma altındadır. Bu bölgede mevsim ve gözlem saatine göre kolaylıkla ayı, karaca, geyik ve domuz görebilmek mümkün. Orman ağırlıklı göknar ve kayın ağaçlarından oluşmakta. Diğer bir yandan da yalancı maki ile bol bol karşılaşıyorsunuz. Yalancı maki diye adlandırılan bitki örtüsü tepelerde gezinmeyi son derece zorlaştırıyor. Ancak kayın ve göknar ormanları arasında gezinmek ise oldukça keyifli.

Pınarbaşında biz konaklama için Paşa Konağını tercih ettik. Paşa konağı 200 yıllık olduğu söylenen bir konak. Ama buralarda paşa ne arasın dedik ve hikayesini öğrendik. Kalabalık bir aile olan köyün ağasının konağıymış. Ağa'nın hanımı beyine "Paşam" diye eslenince o zamanlardan "Paşa'nın konağı" olarak kalmış. Şimdilerde ise konaklama tesisi olarak hizmet veren konakta pek çok şey bozulmadan bugünümüze kadar gelmiş. Konağı WWF Türkiye Doğal Hayatı Koruma derneği ve Garanti Bankaı katkılarıyla 2001 yılında restore edilmiş. Kısaca doğayı, köy ve folklorik yaşamı sevenler için enfes bir konaklama yeri. Detaylı bilgiye http://www.pinarbasim.com/ adresinden erişebilirsiniz.



Büyük kütüklerden yapılan bu evlerin alt katları günlük kullanımda ahır olarak kullanılırmış. Üst katlar ise konaklama. Ahırdan koku gelmesini önlemek amacıyla kütüklerle kaplı zeminde, kütükler arası toprakla kaplanmış durumda. Evlerde bir tane çivi kullanılmadan kütüklerin birbirine geçmesi ile monte edilmişler. Ancak gün gün bu evler bakımsızlıktan harabereye dönmekte veya yerlerine betonerme ev yapıldığından yok olmakta.

İlk gün karelediğim ahır:
Dönüş yolunda karelediğim başka bir ahır
Pınarbaşı adını ilçe sınırları içinde doğan ve Zara çayına katılan pınardan almakta. Oluk oluk dağın yamacından fışkıran pınarı hemen Paşakonağının yanında yer alıyor.


Gezimizin ilk ziyaret yeri Ilıca şelalesi oluyor. Yolu bu mevsimde oldukça çamurlu. Aslında böyle olması çevreyi kirletme olasılığı yüksek ve piknik veya yeme, içme amaçlı eşya taşımayı amaçlayan kişileri engelleyici olması sebebiyle yolun durumunu iyi buluyorum. Tabi bu yol Biblo ile çokda zorlayıcı değil.


Ilıca şelalesinin kendisi kadar çevresindeki yosun tutmuş ağaç dallarıda ilginç görüntüler veriyor. Hani hep masal ormanları çizimlerinde olan bol yeşilli ağaçlara benziyorlar. Masalımsı bir hava etrafımı kaplıyor. Ilıca şelalesi yaklaşık 10 metre yüksekten dökülen Zara çayı ile oluşmuş. Zara çayı ise Horma kanyonunu aşarak buraya geliyor. Şelalenin oluşturduğu havuza yazın mutlaka girmek lazım. Zaten doğal bir çakıldan kıyısı olan havuz.


Biblo Ilıca Şelalesinde dinlenirken
Ilıca şelalesinde suyun sesini dinleyip, dinlendikten sonra şelalenin yukarısında sonlanan Horma kanyonuna doğru gidiyoruz. Bu mevsimde buralarda yürümek için çamurda yürümeye uygun bot olmasında fayda var. Yürüyü yolunda yapılacak ufak bir hata ciddi yaralanmalar veya sonuçlara sebebiyet verebilir. Baton ve bot ile daha konforlu ve emniyetli yürüyüş yapmak daha mümkün. Ilıca şelalesine Ilıca köyünden 5-6 dakikada, şelaleden Horma kanyonu sonuna erişim ise 7-8 dakika civarında.

Horma kanyonu sonu ve şelalenin hemen üst tarafı
Ilıca köyünden geri dönerken Park Ilıca tesislerinde kurban bayramı geleneksel yemeğine denk geliyoruz. Tesis sahibi bizi hemen içeri buyur ediyor. Aç değiliz ama yapılan et yemeği ve pilavı yinede afiyetle yemeden duramıyoruz. İşte ilk yöresel kıyafetlerle burada karşılaşıyoruz. Burası da alternatif konaklama yapılacak yerlerden biri.

Ilıca Köy'ünün sıcak ilgisi ile çaylarımızı bitirdikten sonra Kokurdan yaylasına doğru çıkıyoruz. Yayla yolu son derece düzgün. Ilıca köyün'den ise yaklaşık 20 dakikalık mesafede. Yukarı doğru çıktıça etrafı kar kapmalaya başlıyor. Yaylaya varmadan hemen önce gördüğüm kızak ilgimi çekiyor. Acaba kullanan var mı?

Yayla kar altında. Biblo kısa bir yürüyüş sonrasında üşüyüp arabaya giriyor. Yayla'nın devamı Kanyona tepeden bakan bir noktaya çıkıyor ama biz devam etmeden geri dönüyoruz.

Yayla yolunda pek çok mahalle var. Bazı mahallelerde yoğun bir bayramlaşma ziyaretini görebilmek mümkün. Bu mahallelerden bazıları 10-15 civarında evden oluşuyor. Duman tüttüğünü görünce halen yaşayanlar olduğunu anlaşılıyor. Köylülerle sohbetlerimizde bazı evlerde yaşlı köylülerin, bazılarında ise köyde bulunan halkın ikinci ev olarak kullanıldığını söylüyorlar.

Sonrasında ise Valla kanyonuna doğru ilerliyoruz. Valla kanyonu dünyanın dördüncü, Türkiye'nin ise en büyük kanyonu. 12 KM uzunluğundaki kanyonun girişi Valla köyünden doğru. Öyle derin bir kanyonki yüksekliği bazı yerlerde 1200 metreyi buluyormuş. Kanyon'dan geçen çayın adı Devrekani. Bu derin ve dar kanyona giderken Valla köyü başka bir görsel şölen sunuyor. Valla köyünden manzaralar öyle güzelki. Baharda burada bir kaç günümüzü geçirebiliriz.

Valla Köyü'ünün yeşil otlakları. İlkbaharda görmek lazım.

Valla köyüne gelmeden Valla kanyonundan ilk kareleri alıyoruz.

Valla köyü'ne vardıktan sonra yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüş ile Valla Kanyonu seyir terasına varmak mümkün. Yol ise bu mevsimde ayrı bir güzel. Biblo yolu sevmiş olacak ki seke seke yürüyor.


Valla Kanyonu seyir terasında bir kare.

Pınarbaşı aslında küçük bir kasaba görünümünde ama İlçe statüsüne kavuşmuş. İlçe'nin merkezinde pek çok şey bulunabiliyor. Pek çok yerde olduğu gibi en lüks dükkan Turkcell bayisi. Hemen kavşakta bulunan restaurant'da ise yöresel yemekleri bulmak mümkün. Gerçi kurban bayramı olunca biz ancak buğday ve etsuyu ile yapılan Keşkek çorbasının tadına bakabildik.

Cumartesi günü geri dönüş yolculuğuna başladık. Yoldan aldığımız keyif bizi epey yavaşlatıyor. Yoldan manzaralar


Pınarbaşın'a giderken uğradığımız Safranbolu'ya dönerken de uğruyoruz. Hemen Hamam'ın yanında bulunan Kadıoğlu Şehzade Sofrası'nda yemeğimizi yiyoruz. Yörenin Kuyu Kebabı, bükmesi ve şehzade pilavı meşhur olduğunu öğrenip bunları deniyoruz. Bu arada Biblo araçta bizi alacağı ödül için bekliyor. Bunun sebebi araçta beklediği için her dönüşte mutlaka ödül veriyoruz.

Ispanaklı Bükme

Yemek sonrasında ise bir Türk Kahvesi keyfinin iyi olacağını düşünüyoruz. Yine Hamam'mın yanında bulunan İmren Şekerlemede sunumu hoşumuza giden kahvenin sonrasında lokumlarımızı alıp Safranbolu'dan ayrılıp evimize dönüyoruz. Paşa konağında oldukça ilgimizi çeken Aspeg grubu ile tanıştık. Aspeg Anadolu Speleoloji Grubu veya Mağaracılık Grubu'da diyebiliriz. Gruptaki herkeslede kanımız uyuşunca tabiki onlarında bize bu gezimizin biraz daha farklı ve güzel bir amacı oldu. Aspeg 'daki ekip çalışması ve mağara keşif sonuçlarının değerlendirilmesi, rapor edilmesi ve mağara çizimlerinin yapılması işin ne kadar ciddi yapıldığını da gösteriyordu. Aspeg aslında gönüllülerden oluşmuş bir grup. Hem geziyorlar, hem mağara keşiflerini gerçekleştiriyor hemde bu bulguları paylaşmak üzere çizim ve ölçümleri yapıyorlar. Bu sayede az fikir sahibi olduğumuz Türkiye'deki mağaraları keşfediyorlar. Atlas Dergisinin Aralık sayısında bu yaz buldukları Türkiye'nin 9.mağarasından söz ediliyordu. Aspeg grubu ile Pınarbaşında yaptıklarımızı başka bir başlık altında anlatacağım.